Hakkı Yiğit

Hakkı Yiğit

Açılım Bir Lütuf Mudur?

A+A-

Kelime ve kavramlar sadece kuru bir sembol olmayıp onlarında ruhu vardır…
Ruh görünmez; hissedilir…
Kelime ve kavramlardaki ruh da öyle…
Bu günlerde en çok dillendirilen kelimelerden biri “açılım” kavramıdır.
Maalesef bu kavram yerinde ve doğru bir şekilde kullanılmıyor…
Kelime ve kavram kirliliği zihinsel kirliliğe sebep oluyor.
Bir çok insan işittiği kelime ve kavramdan yola çıkarak bir yargıya varıyor…
Ülkemizde bazı sıkıntıların var olduğu inkar edilemez.
Sıkıntısız ülke mi var zaten.
İnsanoğlunun olduğu yerde, problemlerin olmasından daha doğal ne olabilir ki?
İnsana “iyi”si verilse, “daha iyi”sini ister.
“Daha iyi”si verilse bu kez “en iyi”sini ister.
Bu doyumsuzluk karşısında bazıları çözümü
“Yahu bu beni ademi doyurmak ne mümkün?
Yüce yaratıcının memnun edemediği kulu biz mi memnun edeceğiz” der problemin, virüsün kaynağını kendince bulur ve meseleye kendince noktayı koyarlar.
“Verdiğimiz kadarıyla iktifa etsinler canım, yoksa onu da bulamazlar…
Bunların azmaması için karnı hep aç olmalı, istekleri her zaman yerine getirilmemelidir…
Bunların sırtında sopayı eksik etmeyeceksiniz”… türünde çözümler…
Kimileri de insanın bu doymaz bitmeyen istek ve taleplerinde bir hikmet arar.
“İnsanoğlunda var olan bu doyumsuzluktandır ki günümüzde bir çok nimete erişmiş bulunmaktayız…
Şayet ecdad elindeki ile yetinseydi, kendisine sunulan hak ve nimetle iktifa etseydi bu gün bizler nasıl bir dünyada yaşardık kim bilir?
Ve bizler geldiğimiz konumla, elimizdeki nimetlerle, sermaye ile iktifa edersek gelecek nesil nasıl daha güzel günler nasıl yaşayacak?
Nefsini ve neslini yaşatmak, nesline daha güzel dünyalar bırakmak için çalışmak fıtratın gereğidir.
Elektrik, teknoloji, cumhuriyet, özgürlük, demokrasi, eşitlik… maddi ve manevi bir çok nimet insanoğlunun doyumsuz talep ve isteklerinin, mücadelesinin semeresidir”… derler ve bu talebi kutsallar.
Hele hele “ağlamayana mama yok…” zihniyetin hakim olduğu bir dünyada mücadelenin şart olduğuna inanırlar.
Arayış ve mücadele insanoğlunun var oluş gayesi değil midir zaten…
Bulanlar hep arayanlardır…
“Açılım”a dönecek olursak…
Bizim meseleye bakış açımız, bu kavramın ruhunu besliyor.
Günümüzde kullanılan mana itibariyle “açılım”, “bir öğenin, formülün bileşenlerine, öğelerine ayrılması” değildir.
“Olaylara farklı bir pencereden bakmak” da değil…
“Kapalı bir şeyi açıklama, şerh etme” de değil…
“Muhatapların içtenlikle birbirine karşı gönlünü açması” hele hiç değil…
Bütün bu gibi “değil”lerden hemfikir olduğumuzu düşünüyorum…
Ayrılma noktalarına gelince…
Bu gün “açılım” zihinlerde daha çok “bir lütuf, bir ihsan da bulunma” gibi bir edayla algılanılması isteniliyor kimilerince…
Kimilerince de “özümüzü, cevherimizi, birliğimizi, asli öğelerimizi ifsat edecek altın tas içinde takdim edilen zehir” olarak algılanılması isteniliyor.
Dikkat edilirse her iki algılamada birileri tarafında isteniliyor olmasıdır.
“Açılım” bir ihsan ve lütufta bulunmak” değildir, olamaz…
Kim kime bir ihsan da ve lütufta bulunuyor…
Düşündürücü….
Toplum mühendisleri sistem adına yıllar yılı sanal problem üretti…
Vatandaş arasında Kürt-Türk, Alevi-Sünni, Dindar-Laik… gibi “ötekileştirmeyi halk değil sistem, devlet adına bazı toplum mühendisleri yaptı, yapıyor…
Vatandaşları bölgesel, dil, ırk, mezhep, etnik ayrılığını oluşturanlar halkı mı yoksa toplum mühendisliğine soyunanlar mı…
Durum böyle iken bu gün devlet eliyle yapılan açılımların “bir ihsan ve lütuf olarak” görülmesinden daha vahim ne olabilir ki…
Şayet “yanlış yaptıklarını kabullenme ve yanlıştan dönme” erdemi içinde değil de “vatandaşına lütuf ve ihsanda bulunma” edasıyla değerlendiriyorsa ortada tam “yavuz hırsız pişkinliği” var demektir.
İnsanın kendi hata ve kusurundan kaynaklanan problemi gidermesi ne zaman ihsan ve lütuf olarak görülmeye başlanır oldu…
Bilen var mı?

Önceki ve Sonraki Yazılar