• BIST 97.988
  • Altın 242,195
  • Dolar 6,2610
  • Euro 7,3524
  • Malatya : 26 °C
  • Ankara : 18 °C
  • İzmir : 23 °C
  • İstanbul : 22 °C
  • Elazığ : 21 °C
  • Adıyaman : 21 °C
  • Trabzon : 22 °C

Atatürk, benim için büyük bir heyecandır

08.06.2012 13:47
Atatürk, benim için büyük bir heyecandır
ODTÜ öğrencisi, mezunu ve akademisyeni olan Malatyalıların üyesi olduğu ODTÜLÜ Malatyalılar Derneği olarak her ay yayınladığımız röportajların Mayıs ayı paylaşımını siz değerli okuyucularımıza sunuyoruz.

 

ODTÜ öğrencisi, mezunu ve akademisyeni olan Malatyalıların üyesi olduğu ODTÜLÜ Malatyalılar Derneği olarak her ay yayınladığımız röportajların Mayıs ayı paylaşımını siz değerli okuyucularımıza sunuyoruz. Mayıs ayı için konuğumuz; Cumhuriyetimizin kurucularından İsmet İnönü’nü kızı ve aynı zamanda İnönü Vakfı Başkanı Sayın Özden İnönü Toker oldu. Kendisini ‘Cumhuriyet çocuğu’ olarak tanımlayan Özden İnönü Toker, Atatürk’ün yaptığı her şeyden büyük bir heyecan duyduğunu söylüyor. İçinde Atatürk ile ilgili her şeyi öğrenmek konusunda büyük bir istek olduğunu belirten Toker, “Onu daha çok tanımak, onun düşüncelerine daha çok sahip olmak ve onu daha iyi anlamak istiyorum. Dolayısıyla Atatürk, benim için büyük bir heyecandır” diyor.

ODTÜLÜ Malatyalılar Derneği adına Yönetim Kurulu Üyesi Didem Kandil ve dernek üyesi Murat Tutar; Sayın Toker’i Ankara’da bulunan Pembe Köşk’te ziyaret ettiler. İnönü Ailesi, İnönü Vakfı ve Pembe Köşk hakkında sohbet havasında geçen röportajı fotoğraf ve videosu ile birlikte aşağıda sizlerle paylaşıyoruz. Keyifli okumalar ve seyirler diliyoruz.

Özden İNÖNÜ TOKER olmak nasıl bir duygu, nasıl bir sorumluluk, zorlukları nelerdir bize kısaca bahsedebilir misiniz?

İNÖNÜ Ailesinin bir ferdi olmanın ne anlama geldiğini çocukken pek kavrayamıyorsunuz, büyüdükçe bunun önemini daha iyi anlamaya başlıyorsunuz. Çocukluk yıllarım sevgi dolu bir ortamda geçti. Bu nedenle o yıllardan bana en çok tesir eden duygu insan sevgisi oldu. Evimiz her zaman çok kalabalık bir ev oldu. Çocukken hem kendimden büyük insanlarla hem de yaşıtlarımla beraber oldum. Bu nedenle, her gittiğim yerde rahatlıkla büyükler ve küçükler arasında uyum sağlayabildim. Sonra yavaş yavaş bana çeşitli sorumluluklar yüklenmeye başlandı. Bu da bir disiplin içinde oldu. Çok disiplinli bir çocukluk dönemi geçirdim. Öğrencilik yıllarımda öğretmenlerime karşı daima saygı ve sevgimi gösterdim. En ufak bir yanlış yapmamaya gayret ederek büyüdüm. Ben büyüdükçe sorumluluklarım da arttı. Çocukken yaşadığım şeylerin değerini zamanla daha iyi anladım. Çocukken aldığım aile disiplinin sonraki yaşantımda çok faydasını gördüm. Kendimi ve ailemi daha iyi tanıyıp anlamaya başladıktan sonra bu durum bana bir takım sorumluluklar da verdi. Şimdi kendimi daha çok sorumlu hissediyorum ama bu hiçbir zaman benim için bir sıkıntı kaynağı olmadı. Bu sorumlulukları normal kabul ederek yaşadım. Bu bana zor gelmiyor. Çünkü benim sorumluluğum kendimi olduğum gibi göstermek, aldığım terbiyenin dışına çıkmamak. Bunları da doğal olarak yaptığım için bana sıkıntı vermiyor. Yani bunu ağır bir sorumluluk olarak görmüyorum. Cumhuriyetin ilk kuşağı olmanın verdiği heyecan şimdi bir sorumluluk haline geldi ve bundan da en ufak bir sıkıntı duymuyorum.

İsmet İNÖNÜ gibi büyük bir lideri tarih sayfalarındaki başarılarıyla tanıyoruz. Peki böylesine büyük bir askerin, devlet adamının günlük yaşantısı ve sizlerle diyalogları nasıldı?

Babam yaptığı her şeye büyük bir özen gösterirdi. Ayrıca çok düzenli bir insandı. Bu nedenle de pek çok şeye vakit ayırabiliyordu. Her zaman önemli işleri vardı ama yine de ailesine zaman ayırırdı. Ailesi onun için çok önemliydi. Mesela herhangi birimizin en ufak bir rahatsızlığı olsa paniklerdi ve o rahatsızlık onun için en önemli konu olurdu. Halbuki çok önemli bir devlet sorunu olduğu zaman o sorunu çok daha soğukkanlılıkla karşılamasını bilirdi. Öyle bir denge kurmuştu. Babam bizim her şeyimizle çok yakından ilgilenirdi, çocukluğumuzdan itibaren bizi kendi yaşantısının içine her daim soktu. Bunu belki de kendi yaşantısından etkilenerek yaptı. Kendi çocukluğunda büyüklerle küçükler arasında çok daha fazla bir mesafe varmış, zaten bunu kendisi de anılarında anlatır. Anılarında çocukluğunu, “Binbaşı olduktan sonra bile babamdan çekinirdim” diye anlatır. Onun için babasıyla kendi arasındaki mesafeyi bize koymadı ve her zaman bizimle bir arkadaş gibi oldu. Tabii bu konuda çok başarılı oldu mu bilemem. Çünkü herkesin babama gösterdiği saygının tesirinde kalırdık. Babam her zaman bizim fikirlerimize saygı gösterdi. Mesela ağabeylerim mesleklerini seçecekleri zaman babamla konuşup, tartıştılar. Herkes fikrini söyledi ve ondan sonra ağabeylerim mesleklerini seçtiler. Aynı şey benim için de geçerli. Mesela, ben eşimle evleneceğim zaman da babamla her şeyi çok açık olarak konuşabildim. Kendisinden uzakta olduğumuz zamanlarda bile bizimle bir şekilde diyalog kurardı. Örneğin ağabeylerim üniversite tahsillerinin ardından yurtdışında okudukları zaman onlara sürekli mektup yazardı. O dönemde Erdal Ağabeyime 400, Ömer Ağabeyime de 200 mektup yazmış. Yani bunlar sadece Amerika’da oldukları dönemde yazdığı mektuplar. O mektupların hepsinde kendi yaşantısını, okuduğu kitapları, ilgilendiği, merak ettiği şeyleri anlatıyor ve onlardan da hayatlarını aynı şekilde anlatmalarını istiyor. Babam her zaman abartılı yaşamamız, şımarık çocuklar olmamamız yönünde nasihatlerde bulunurdu. Bizi o şekilde eğitti. Hem yanında hem de uzağında olduğumuzda hep sevgi ve şefkatini üzerimizde hissetmemizi sağladı.

Mevhibe İNÖNÜ desek bize neler anlatabilirsiniz? Biliyoruz ki böylesine büyük liderlerin eşlerinin taşıdıkları sorumluluklar gerçekten çok büyük oluyor, destekleri, varlıkları çok önemli bir hal alıyor. Bu noktada annenizi sizin gözünüzle dinleyebilir miyiz?

‘Büyük adam eşi’ diyorsunuz ama annemle babam, babam henüz büyük adam olmadan evlenmiş. Babam genç bir subayken, annem de 18-19 yaşlarındayken karşı komşu çocukları olarak evleniyorlar. Babam annemin evine iç güveysi olarak giriyor ve birbirlerini o şekilde tanıyorlar. O dönem babam genç bir subay annem ise gencecik bir kız. Tabii ki şartlar çok zor. Babam evlendikten 20 gün sonra savaşa gidiyor ve bir sene gelmiyor. Sadece yazdıkları mektuplarla birbirlerinden haberdar oluyorlar. Mektupların ise ne zaman ellerine geçeceği belli değil. Aile olmaya bu şekilde mahrumiyet içinde ve çeşitli zorluklarla başladıkları için en ufak şeyden büyük zevk alan bir çift oluyorlar. Bir sene sonra babam eve döndüğünde bir arada geçirdikleri 40 gün onlara çok değerli geliyor. Babamdan aldığı mektuplar annemi haftalarca, hatta aylarca avutuyor. Annemle babamın arasındaki ilişkiyi şöyle de düşünebilirsiniz; ikisi birlikte bir asansöre biniyorlar. Zamanla o asansör yükseldikçe onlar da yukarı çıkıyorlar. Tabii ki asansör bazen aşağı iniyor. Annem ve babamda bu iniş çıkışları hep birlikte yaşıyorlar, her zaman iniş ve çıkışlara birlikte göğüs geriyorlar. Annem babamın daima hem arkasında hem yanında oluyor. Annemin en önemli kişisel özelliği affedici oluşuydu. Annem kendisinin kusurlarını hiç affetmez, başkalarının kusurlarını ise hemen affederdi. Annem her zaman karşısındakini en iyi tarafıyla görmeye çalışırdı. Annem için çirkin insan yoktu. Çünkü “Onu da Allah yarattı, onun da güzel tarafları var” derdi. Annem hakikaten böyle bir insandı. Ama kendine döndüğü zaman iyi lisan bilmediği için kendisine kızardı. Mesela Latife Hanım’ı çok beğenirdi. Çünkü Latife Hanım çok kültürlü, iyi okullarda okumuş, kendine güvenen bir insan, birçok şeyleri yapabiliyor, becerebiliyor, güzel konuşabiliyordu. Annem de yapamadığı bu şeyleri kendisinde bir eksiklik olarak görüyordu. Annem büyükbabamın yanında büyümüş. O dönemde verem hastalığı çok yaygın ve birçok insan bu hastalıktan hayatını kaybediyor. Annemin ailesinden de birçok insan veremden hayatını kaybediyor. Büyükbabam da annemin üstüne çok düşüyor ve “Aman okulda yorulmasın, hastalanmasın” diye ortaokuldan alıyor. Ama buna karşılık annemi çağdaş bir çocuk olarak yetiştirmişler, sık sık tiyatroya götürmüşler. O dönemde Halide Edip ADIVAR’ın bir meydan konuşmasına dahi götürmüşler. Yani annem çağdaş bir Türk kadını olarak yetişmiş ama yorulup hasta olmasın diye tahsili kısa sürmüş. Sonra babamla annem birbirlerinin eksik olan taraflarını tamamlamışlar. Bence annem üniversiteye gitseydi hayat felsefesi o derecede geniş olmazdı. Annem birçok şeyi kendi başına geliştirmiş. Mesela not tutmuş, not tutmanın bilincine varmış. Ayrıca çok güzel mektup yazardı. Ama annem tahsille ilgili bu eksikliğini hep çok önemli bir kusur olarak görürdü. “Keşke hep daha iyi olsam” derdi. Bu bakış açısı da onu öğrenmeye açık tuttu. Öğrenme konusunda bitmeyen bir azmi vardı. Mesela babam şeker hastasıydı, annem de babama daha iyi bakabilmek için hasta bakıcılık kursuna gitti.

İNÖNÜ ’nün Harf Devrimi’ inden sonra eski yazıyı hiç kullanmadığı biliniyor. Bu konuyla ilgili nasıl bir yorum yapabilirsiniz?

Babamla Atatürk her zaman çok yakın oldular ve her zaman birlikte çalıştılar. Ama yaradılış olarak değişik insanlardı. Atatürk çok daha uzağı gören, vizyon sahibi bir insandı. Babam da ayakları daha yere basan birisiydi. Atatürk, doğru gördüğü şeyi hemen yapmak istiyor, babam ise “Bu iş nasıl yapılır?” diye düşünüyordu. Atatürk hep başlangıçta yeni harflere geçilmesini istiyor. Atatürk de, yaptığı hiçbir şeyi ani olarak yapmıyor, uzun zaman düşünerek, karar vererek, tartarak yapıyor. Yeni harfe geçiş konusu da daha önceden düşündükleri ve hazırlandıkları bir konu. Okula gittikleri zaman Fransızca öğrenirken Latin harflerini de öğreniyorlar. Arap harflerinin Türk sesine uygun gelmediği o zaman da biliniyor. Çünkü Arap harfleri bizim konuşma dilimize uygun gelmiyor, o yüzden bir harf birden çok sese karşılık geliyor. Atatürk, “Harf devrimini hemen yapalım” diyor, babam da bunun alıştırarak yapılması gerektiğini söylüyor. Mesela babam gazetelerin birden bire yeni harflerle çıkmasını istemiyor, gazetelerin hem eski Türkçe hem yeni Türkçe olarak çıkması gerektiğini söylüyor. Okuyucuların bu duruma alıştırılması gerektiğini söylüyor. Bu konuda Atatürk ile babamın arasında bir düşünce farklılığı oluyor. Babam her zaman bir şey kabul edildiyse artık eksisiyle artısıyla bir daha dönüşü olmayacağını söylerdi ve nitekim bu konuda da bir dönüş hakikaten olmadı. Ancak babam harf devriminin de en kuvvetli savunucularından biri oldu. Tam da bu noktada, konuyla ilgili bir anıyı paylaşmak isterim. Erdal Ağabeyim ilkokulda okurken, çok çalışkan bir çocuk olduğu için öğretmenleri bazen ona fazla ödev veriyorlar. Büyükannem de bu duruma üzülüyor ve babama “Bu çocuğa çok ödev veriyorlar, çok çalıştırıyorlar” diyor. Babam da, ağabeyime “Getir, bakayım ödevlerine” diyor. Ağabeyim ödevlerini getirince babam notların içinde bir tane eski Türkçe yazı olan ödev görüyor. Öğretmeni ödevi verirken ağabeyime, “Benim şimdi bunu çevirmeye vaktim yok, sen evde birine çevirtip yaparsın” diyor. Babam da ağabeyimin ödevleri içinde eski yazıyı görünce evde kıyamet kopuyor. Ağabeyime, “Sen nasıl benim evime eski Türkçe yazı getirirsin? Siz adam olmazsınız. Ben sözümü kendi evimde geçiremezsem dışarıya ne yüzle bir şey söyleyebilirim, ne hakla başkalarında kusur bulabilirim?” diye bağırıyor. Annem, babaannem, öğretmen, ağabeyim başta olmak üzere herkese çok büyük tepki gösteriyor ama sonra onları da affediyor ve hepsinin gönlünü alıyor. Böylesi devrimlerin önce evde yapılması gerekir. Harf devrimine ilk karar verildiği zaman babam eve gelir gelmez annemi masaya oturtup, Mevhibe’nin yeni harflerle nasıl yazıldığı anneme gösteriyor ve anneme, “Bundan sonra adını böyle yazacaksın” diyor. Babam o günden sonra da eski Türkçe’yi hiç bir zaman okumadı, yazmadı.

Atatürk desek bize neler söyleyebilirsiniz?

Kendimi ‘Cumhuriyet çocuğu’ olarak gördüğüm için Atatürk’ün yaptığı her şeyden büyük bir heyecan duyuyorum. İçimde Atatürk ile ilgili her şeyi öğrenmek konusunda büyük bir istek var. Onu daha çok tanımak, onun düşüncelerine daha çok sahip olmak ve onu daha iyi anlamak istiyorum. Dolayısıyla benim için büyük bir heyecandır Atatürk. Atatürk, çok yakışıklı ve karizma sahibi bir insandı; şimdiki tabirle, insanlara dokunmasını çok iyi biliyordu. Şu anda burada olsa size mutlaka bir şeyler sorar, bir şeyler anlatır ve size nasıl dokunacağını bilirdi. Bu yüzden, onu bir kez gören bir insan bile onu asla unutamaz. Hafızası çok kuvvetliydi ve insanlara değer verdiği için o da gördüğü birini asla unutmazdı. Bize öğrettiği şeylerden biri de; baktığını görmekti. O bakınca sizi görürdü ve siz de bunu hissederdiniz. Atatürk, bana çok değer vermiş ve bana da bunu hissettirmiş bir insandı. Bize, “Kendinize güveneceksiniz, soru soracaksınız, merak edeceksiniz, araştıracaksınız, hiçbir zaman kalıp olarak bir şeyi kabul etmeyeceksiniz” derdi. Atatürk, bize çok basit bir şekilde, “Çocuklar kendinize güvenin, soru sorun” derdi. Onu kısıtlı bir zaman diliminde görmüş olmama rağmen, bizi soru sormaya, merak etmeye, konuşmaya, incelemeye teşvik etti. Şimdi bunları yeni keşfetmiş gibi söyleyenler var ama Atatürk bize 80 yıl evvel bunları aşılamaya çalıştı. Merak edeceksin, öğreneceksin, öğrenmek için araştıracaksın, sana söylenenleri şüpheyle karşılayacaksın, öyle Allah kelamı olmayacak her şeyi doğru mu söylüyorlar yanlış mı söylüyorlar diye sorgulayacaksın. Şimdi burada olsa bilgisayarda, internette gördüğünüz şeyleri sorgulayın, araştırın derdi. Atatürk size güven veren, birçok kabiliyeti ve gücü olan bir insandı.

Türkiye’nin erken ve yakın tarihine tanıklık ettiniz, ediyorsunuz. İNÖNÜ Ailesi de bu süreçte önemli bir rol oynadı. Sizce yaptıklarınız beklendiği gibi netice verdi mi?

Bence kesinlikle netice verdi. Aile olarak yaptığımız hiçbir şeyden pişmanlık duymadık. “Bunu böyle yapmasaydık” dediğimiz hiç bir şey olmadı. Siz de gördünüz; Türkiye’nin her tarafından her yaştan buraya gelen insanlar aslında tipik Türk aileleri. Biz de hep tipik bir Türk ailesi olarak yaşadık. Bunun için eminim ki biz doğrusunu yaptık ve hiçbir pişmanlığımız yok. Yaptığımız şeyler de hep iyi karşılandı.

Atatürk ölmek üzereyken İsmet Paşanın vefat ettiği söylentisi geliyor. Bunun üzerine Atatürk, vasiyetinde İsmet İNÖNÜ'nün çocuklarına eğitimleri için miras bırakıyor. Bu konu hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Babam, Atatürk’ün son dönemlerinde başbakanlığı bırakmıştı. Daha önce haftada iki kere evimize gelen Atatürk artık o kadar sık gelmiyor, babam da o sıklıkta Köşk’e gitmiyordu. O dönemde birbirleriyle eskisi kadar sık görüşemeseler de her zaman çok iyi haberleşirlerdi. Sabiha Gökçen her ikisi arasında haberleşme sağlardı. Çünkü o da bizim evimizden biri gibiydi. Benim ablam gibiydi, babamı da çok severdi. Hafta sonları Ankara’dan İstanbul’a giderken annem ve babamdan Atatürk’e haber götürürdü, İstanbul’dan dönerken Atatürk’ten bize haber getirirdi. Babam Başbakanlık görevinden ayrıldıktan sonra Atatürk yaverleri vasıtasıyla da babamın yanında olmuştu. Vedit Uzgören isimli bir şahıs vardı. Onu zaten babamın yanına yıllar evvel Atatürk yerleştirmişti. O şahıs her zaman biz masada yemek yerken arkada otururdu. “Yukardan sizi istiyorlar” diye haber gelirdi, o da Atatürk’ün yanına gider ve Atatürk’ün mesajlarını babama getirirdi. Atatürk ile babam bu şekilde sürekli haberleşirlerdi. Niçin babamın Atatürk’ü gidip görmediği sürekli soruluyor ama bunun böyle olmasını Atatürk istedi. Hatta kendi arkadaşları bile bu konuda babama mani oldular. Tabii şimdiki gençlerin bunu anlaması zor. Ama şöyle düşünün; bir imparatorluk bitmiş ve bir kişi cumhurbaşkanı olmuştu. Peki onu kaybedince ne olacaktı? Birçok şeyler olabilirdi, eski saltanata devam edilebilirdi veya başka türlü bir seçimle cumhurbaşkanı seçilebilirdi. Birtakım saray entrikaları arasında kalmasını istemediği için Atatürk babamın burada kalmasını istedi, o çevreye babamın girmesini istemedi. Ben böyle düşünüyorum. Atatürk, babamla sürekli haberleşerek, onu uzağında tuttu. Mesela Lozan’ın yıldönümü hep kutlanırken babam başbakanlıktan çekildikten sonra hatırlanmamaya başlandı. Atatürk de hasta olduğu için o gün babamı arayamıyor ama ertesi gün ateşi düştüğü zaman hatırlıyor ve “Ben nasıl oldu da Lozan’ı unuttum” diye babama mesajlar gönderiyor, telefon ettiriyor ve özür diliyor. Ondan sonra da her zaman babamla ilişkileri devam ediyor. Sorunuza dönecek olursak, kendisine babamın öldüğü söylenip de bize miras bıraktığı yanlış bir bilgidir. Çünkü Atatürk, babamın yaşadığını sonuna kadar biliyordu. Hatta bence sonraki vazifeler için onu hazırlıyordu. Ama vasiyetinde bize yüksek öğrenim parası bırakıyor. Çünkü Atatürk, babamın memur zihniyetinde yaşadığını biliyor. Başbakan olsa bile bu zihniyette yaşadığını ve sadece bir memurun imkanlarına sahip olduğunu biliyor. Çocukları üniversite çağına geldiği zaman, eğer onları okutacak parası olmazsa başkasına gidip o parayı isteme mecburiyeti olmasın diye kendisi o imkanı sağlıyor. Çok şükür biz buna hiçbir zaman muhtaç olmadık ama bu bizim kulağımıza küpe oldu. Konuşmamın başında söylediğim o Atatürk’ün heyecanına, sorumluluğuna bir sorumluluk daha ekledi.



Eşiniz, Metin Toker, çok önemli bir gazeteciydi ve zamanında İsmet Paşa’ya bir şey yapamayanların ona karşı bazı tutumlar içine girdiklerine dair yazılanlar var. Neler yaşadınız? Nelere maruz kaldınız bu anlamda?



Biz Metin’le evlenmeye karar verdiğimiz ve Metin beni istemeye geldiği zaman babam ona ne kadar para kazandığını sormuş. Metin, o zaman Akis dergisini çıkarmaya başlamıştı. Babama “Ayda bin beş yüz lira kazanıyorum” demiş. Babam da “Rahat yaşarsınız, ben de öyle yaşıyorum” demiş. Sonra, “Peki benim damadım olduktan sonra sana bir şey yapmaya çalışırlarsa, hayatın güçleşirse buna dayanabilir misin?” diye sormuş. Metin de, gençliğin verdiği güvenle, “Bana ne yapabilirler ki?” demiş. Babam da bunun üzerine bizim evlenmemize onay verdi. Bu konuşmanın ardından altı ay sonra evlendik. İki sene sonra da Metin tutuklandı ve hapse girdi. Çünkü o dönem gazetecilerin ispat hakkı yoktu. Bir devlet büyüğünün katil ya da hırsız olduğunu ispat da etseniz, bunu söyleyip yazamazdınız. Böyle bir şey yapmanız devlet büyüğüne bir hakaret sayılıyordu ve suçlu bulunuyordunuz. O dönemki Demokrat Parti’nin basın işlerinden de sorumlu bakanı olan Mükerrem Sarol’un kendisine ait ‘Türk Sesi’ adında bir gazetesi var. o dönemde okulları falan herkesi bu gazeteye abone yapmışlar ve bu gazeteyi herkese gönderiyorlar. Metin de, bu uygulamanın ne kadar yanlış olduğunu, özellikle de basın işleri bakanının bunu yapmaması gerektiğini, ilkokullara kadar bu gazeteye abone edilmesinin yanlış olduğunu kendi gazetesinde yazdı. Bunun üzerine, “Mükerrem Sarol bakan olurken gazetesini başkasına satmıştı ve dolayısıyla bu bir iftiradır” diye Metin’e dava açtılar. bu Mahkeme devam ederken ve Metin mahkum olmaya hazırlanırken elimize bir belge geçti. Bu, bakanın gazeteyi bir başkasına satmış gibi gösterdiği ama aslında gazete üzerindeki kendi sahipliğinin devam ettiğini gösteren noter tasdikli bir belgeydi. Bu belge mahkemeye sunulduğu zaman, “Tamam haklısınız ama yine de Metin Toker’in bunu yazmaya hakkı yoktu” dediler ve Metin sekiz ay hapis yattı. Gülsün Bilgehan da babası tutuklandıktan on beş gün sonra doğdu. Sonra aradan iki sene geçti ve Metin yine Akis’te yazdığı bir yazıdan dolayı bu sefer bir yıl tutuklu kaldı. O sırada da ikinci kızım doğdu. İlk tutuklandığı zaman Metin, babama bir pusula yazıp, yolluyor. Pusulada, “Benim için hiçbir temasa geçmeyin, hiçbir şey yapmayın. Sadece Özden size emanet” yazıyor. Babam da, ona, “Sen rahat ol. Hiç merak etme, kendine iyi bak” diye yazıyor. Babam hiçbir zaman, “Aman affa gidelim, affın yolunu bulalım” demiyor. Metin hapiste kesilen cezayı çekti, biz de dışarıda cezamızı çektik.

Ailenizden dolayı siyasetin hep içindeydiniz. Günümüz Türkiye’si ve Dünya siyaseti hakkında genel bir değerlendirme yapabilir misiniz?

Bütün dünya, bütün insanlar dünya insanı olma yolunda ilerliyor. Mesela Amerika’da ya da dünyanın herhangi bir yerinde olan bir şeyi hemen öğrenebiliyoruz. Eskiden mektupların üzerinde pullar olurdu ve bizden uzak olan ülkeleri sadece pulların üzerindeki pullardan tanırdık. O yüzden pul biriktirmek eskiden çok zevkli bir şeydi. Çünkü bize tüm dünyayı tanıtırdı. Şimdi buna hiç lüzum kalmadı. Oturduğumuz yerden tüm dünyayı görebiliyoruz. Bunun iyi tarafları da var kötü tarafları da. Sadece kendinizi düşünerek bir şey yapamıyorsunuz artık. Ama yine de kendimize güvenerek, başkalarına muhtaç olmadan yaşayabilmemiz lazım. Tabii ki kendi içinize kapanıp yaşamayacaksınız, tabii ki başkalarıyla ve dünyanın her tarafıyla ilişkiniz olacak. Ama herhangi bir sebepten kendi kendinize kalmaya mecbur olduğunuz zaman kendinize yetecek kadar gücünüzün olması lazım.

Pembe Köşk'teki faaliyetlerinizden bahseder misiniz biraz? İnsanlar neden bu köşkü gezip görmeli mesela?

Biz kuşak olarak, yani Cumhuriyetin ilk on yılında doğmuş çocuklar olarak, Cumhuriyeti kuranların, Kurtuluş Savaşı’nda savaşanların arasında büyüdük, onların arasında hayata atıldık. Onun için bu işlerin nasıl yapıldığını sadece kitaplarda okumadık, bizzat yaşadık. Bu yaşadığımız şeyleri de sizlerle, kitaplardan okuyanlarla paylaşmak için böyle bir vakıf kumayı düşündük. Bu aslında Erdal Ağabeyimin fikriydi, o önerdi. Annem o zaman sağdı, babamı kaybedeli ise on yıl olmuştu. Biz de böyle bir vakıf kurmaya karar verdik. Önce çok amatörce başladık. Vakfın başında Erdal Ağabeyim olacaktı ama Erdal Ağabeyimin politikaya girmesi icap etti. Vakfın Başkanlığını üstlenmek de bana kaldı. Annem, sağ olduğu sürece hep başımızdaydı ama bu işleri ben üzerime aldım ve yavaş yavaş öğrendim. Şimdi buraya gelen her çocuğa hem Cumhuriyeti hem de kendi yaşantımı anlatıyorum. Bir kapıdan girip öbür kapıdan çıkan çocukların görüşü, bakışları değişiyor. Belki ben onlara bir şey öğretmiyorum; sadece kendi yaşadıklarımızı, gördüklerimizi anlatıyorum ama bu onların hoşlarına gidiyor. Çünkü anlattığım şeylerden herkes kendisinden bir şeyler buluyor. O yüzden gördüğünüz gibi bu işe devam ediyoruz.

Önümüzdeki dönemlerde Pembe Köşk’ü müze olarak görebilecek miyiz?

Tabii ki. Biz burayı babamı kaybettikten on sene sonra açtık. Başlangıçta daha başka türlü çalışıyorduk ama bu hale geldikten sonra bunun çok doğru olduğunu anladık ve şimdi de burasının devamlı bir müze haline gelmesi gerektiğine inanıyoruz. Mesela bu oturduğumuz yemek odasının hemen üstünde yatak odası var. Çocuklar yatak odasını merak ediyor. Birinci ve ikinci odaların üstü kütüphane, orada babamın 8500 tane kitabı var. Babamın bahsettiğim mektupları, belgeleri var. Eski Türkçe olanların hepsi yeni Türkçe’ye çevrildi hepsi bilgisayara aktarıldı. Yani akademik bir çalışma yapılarak buranın bir enstitü, bir bilim ve kültür merkezi haline gelmesini istiyoruz. Bunun için de sizin üniversiteniz ODTÜ’yle çalışmalarımız, görüşmelerimiz oldu. Üniversite yetkilileri bize çok güzel bir proje hazırladılar, şimdi o projeyi hayata geçirmek üzere çalışıyoruz.

İnönü Vakfı’nın merkezi Ankara’da. Peki, diğer illerde vakfa bağlı temsilcilikler var mı?

Bizimki bir aile vakfı. Babamın Heybeli’deki yazlığı vakfın malı olarak gözüküyor. Orası da ziyarete açık. Ama o eve müze diyemiyoruz. Çünkü evi müze haline getirmenin bazı şartları var, onun için kurumsallaşmak gerekiyor. Babamın İzmir’de doğduğu ev de bir dostumuz tarafından Vakfa bağışlandı. Onun dışında bir de bu ev vakfa ait. Çalışmalarımız genellikle hep aile içinde oluyor. Bir çok yerde sergiler açıyoruz, üniversitelere gidiyoruz, konuşmalar yapıyoruz. Bunların hepsini yurtdışında da yapmak istiyoruz ama kurumsallaşırsak bu imkan olacak. Mesela İnönü Üniversitesi’nin bir kanadına vakıftan pek çok şey götürdük ve şu anda orada sergileniyor. Ama bizim bütün her şeye yetişme imkanımız yok. Kurumsallaştığımız zaman bütün bunlar üyeler vasıtasıyla gerçekleşir. Bize gelen herkes gönüllü olarak bir şeyler yapmak istiyor. Benim onlardan ricam; bizden ne istediklerini söylemeleri ve arkadaşlarını, çocuklarını da buraya getirmeleridir.

Biliyoruz ki hem Malatya hem de ODTÜ’yle ilgili bir geçmişiniz var. ODTÜLÜ Malatyalılar Derneği denince sizde nasıl bir his uyanıyor?

Malatyalı olmanız bana heyecan verdi çünkü Malatya çok değerli insanlar yetiştirdi. Malatyalı bilincine sahip çıkmanız, Malatya adını duyurmanız, bu bilinçle bir şeyler yapmanız çok önemli. Bu tür faaliyetler çağdaşlığın da bir göstergesidir. Gençlikten, memlekete ve insanlığa faydalı şeyler yapmaya çalışmalarını bekliyoruz. Orta Doğu Teknik Üniversitesi hakikaten Atatürk’ün yapmak istediklerini en güzel temsil eden üniversitelerden biri. Hem Malatyalı olmanız hem de Orta Doğu Teknik Üniversitesi gibi bir okulda bu faaliyetleri yürütmeniz benim için büyük bir heyecan kaynağı. Gerçekten çok güzel çalışmalar yapıyorsunuz. Gelecek kuşaklara aktarılacak eserler bırakmaya çalışıyorsunuz ki bu çok güzel bir şey. Başarılı olmanız için heyecanlı olmanız, yapacağınız işi sevmeniz lazım. Bir işi severek yaparsanız başarılı olursunuz. Sizin gittiğiniz yol doğru bir yol.

 

Kaynak: Haber Kaynağı
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • Malatya'da bugün vefat edenler11 Eylül 2018 Salı 16:14
  • Malatya'da bugün vefat edenler10 Eylül 2018 Pazartesi 18:01
  • Malatya'da bugün vefat edenler09 Eylül 2018 Pazar 19:07
  • Malatya'da bugün vefat edenler07 Eylül 2018 Cuma 16:53
  • Budan ailesinin acı günü07 Eylül 2018 Cuma 15:39
  • Malatya'da bugün vefat edenler06 Eylül 2018 Perşembe 16:21
  • Malatya'da bugün vefat edenler05 Eylül 2018 Çarşamba 17:00
  • Malatya'da bugün vefat edenler04 Eylül 2018 Salı 17:41
  • Malatya'da bugün vefat edenler03 Eylül 2018 Pazartesi 17:52
  • Malatya'da bugün vefat edenler01 Eylül 2018 Cumartesi 18:15
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2004 Malatya Güncel | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : www.malatyaGüncel.com İhlas haber Ajansı | Haber Yazılımı: CM Bilişim