• BIST 108.489
  • Altın 151,185
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • Malatya : 4 °C
  • Ankara : 3 °C
  • İzmir : 10 °C
  • İstanbul : 16 °C
  • Elazığ : 4 °C
  • Adıyaman : 9 °C
  • Trabzon : 14 °C

Türkçe teşekkürünü hak etmek!

24.04.2012 10:35
Ramazan Durmuş / Malatya Güncel

Ramazan Durmuş / Malatya Güncel

Yazılarıma gelen mesajlarda en çok iktidar yanlılarının yakınmaları var. Ama bilmiyorlar ki adımız muhalif yazar!

İktidarın hiç mi doğruları olmadığını soruyorlar. Elbette cevabım da; yapılan icraatların hükümet olmanın gereği olduğu yönünde oluyor.

Bizim işimiz, doğruları bulmak için yanlışları gündemde tutmak...

Özellikle de bu kadar yandaş basın ve kalem varken...

İstanbul’da “Aydın Doğan’a fırça” başlığı ile gündem bulunan, adı Türkçe olmayan bir alış veriş merkezinin açılışında Başbakan, “Yeni inşa edilen konut ve işyerlerinde towers gibi mall gibi kelime ve kavramların tamamının Türkçe'de aslında güzel karşılıkları var. İstanbul Türkçesi ülkemizin artan dış ticaretine paralel olarak, yatırımcılarımızdan Türkçe hassasiyetini görmek istediğimizi özellikle vurgulamak istiyorum” diye sitem edince Türkçe sevdalılarının gönülleri okşandı!

Benim de hoşuma gitti Başbakanın itirazı...

Ama bir zamanlar hızlı muhalif Aydın Doğan’ın Başbakana görkemli açılış hazırlaması da gerçekten anlamlıydı.

Ve Türkçe konusunda şöyle diyordu Başbakan:

“Yerli yatırımlarda Türkçe hassasiyetini ben özellikle yatırımcılarımızdan rica ediyorum. Uluslararası yatırımlarda, özellikle de iç tasarımda Türkçe hassasiyetini görmek istediğimizi burada özellikle vurgulamak istiyorum.

Towers gibi, mall gibi, kids ya da food court gibi kelime ve kavramların tamamının Türkçe'de çok güzel karşılıkları var. Türkçe, dünya üzerinde yüz milyonlarca insan tarafından konuşuluyor.

Türkiye Türkçesi, özellikle de İstanbul Türkçesi ise, Türkiye'nin artan gücüne, büyüyen ekonomisine, artan dış ticaretine paralel olarak artık uluslararası bir boyut kazanıyor.

Yerli yatırımlarda Türkçe hassasiyetini ben özellikle yatırımcılarımızdan rica ediyorum. İstanbul, elbette küresel düzeyde önemli bir şehirdir, uluslararası bir markadır, yani biz kendi markalarımızı oluşturacaksak buna çok ihtiyacımız var, ama Türkçe de artık ülke sınırlarını aşan önemli bir dildir.

Burada en zor hali ile Türkçeleşmiş Türkçeyi bile eğer benimsersek, bununla da çok önemli adımlar atmış oluruz. Bu yüzden Türkçe isim ve markaların dünya markasına dönüşmesi için gayret gösterilmesi gerektiğini de ayrıca vurgulamak istiyorum.”

Öyle ya, Türkiye’de yaşıyor isek dilimiz Türkçe ise buna sahip çıkmak herkesin ilk ödevi olmalıydı. Ama ne yazık ki ödevini herkes unuttu ve bugünkü manzara gün yüzüne çıktı.

Türkçe’yi demeçlerle kurtarmamız da artık mümkün değil.

Türkçe’nin kurtuluşu icraatlarda!

Mesela; Başbakanımız bu tür yerlerin açılışına mı davet edildi; ismi Türkçe değilse gitmemeli. Davet edildiği yabancı isimli tesisin açılışına katılmamalı ki Türkçe’yi koruma adına bir manası olsun!

Yoksa Türkçe’mizi katledenler cirit atarken onların açılışlarına katılıp da nutuk atmakla bu iş olmaz!

Evet, Başbakanımıza Türkçe teşekkürünü hak etmek adına bir tek şey düşüyor; ismi Türkçe olmayan yerlerin açılışlarına katılmamak!

Ne dersiniz haksız mıyım?

Bu arada unutmadan “Türk’üm” diyen herkese düşen büyük bir ödevi de hatırlatalım:

Gelin, Türkçe ad taşımayan işyerlerinden alış veriş yapmayalım!

Türkçe’ye sahip çıkmak kolay ama bu ödevi yerine getirmesi gerekenler uyuyor.

Kim mi bu uyuyanlar?

Belediyelerimiz...

Yine iş Başbakan’a düşüyor!

Arayacak partisine mensup belediye başkanlarını...

Ruhsat verilecek iş yerlerinde Türkçe mecburiyetini şart koşacak!

İşte o zaman Türkçe kurtulur!

Ben de hak edilen teşekkürümü yeniden dile getiririm!

Yazıma Yüce Türk Atatürk’ün Türkçe konusundaki önemli bir mesajı ile nokta koyalım:

“-Türk demek, dil demektir. Millet olmanın en belirgin niteliklerinden biri dildir. "Türk milletindenim" diyen kişi, her şeyden önce kesinlikle Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir kişi, Türk kültürüne ve milletine bağlılığını öne sürerse buna inanmak doğru olmaz.”

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
C. AYDOGAN
30 Nisan 2012 Pazartesi 02:15
IMEI numaram klonlanmış hükümsüzdür
Dkapkıner bey, Şeker Hocadan kodlandığıma dair iddianız üzerine DNA’mı inceletiyorum. Kuluçka döneminde, tüpüme karpuz suyu kaçırıldığından şüpheleniyorum. Test sonuçları gelene kadar, sizin hatırınız için kendime geçici kod adı belirledim. Kod adım Pekmez Hoca olsun. Faydalıdır. Tarzım akut durum değil, değiştirebilirim. Ama bırakamıyorum. Ben bıraksam cemaatim bıraktırmaz (!) Tarzımı tasvip etmeyenler de seviyormuş (gururumdan bacaklarım şişti, dur oturuşumu tazeleyip, cüppemi düzelteyim, gözlerimi sildim, tamam)… İlahi dkapkıner bey, beni boş verin, üslubumu ciddiye almayın. İçerlendiğim konu, sizi kim, nasıl sindirdi? Sindirilmek de neyin nesi? İlk klonlanan “Türk kuzusu Oyalı” gibi dört buçuk yıllık ömrümüz olmasın lütfen… Aslına bakarsanız, herkes bir birinden klonlanıyor. Labaratuvar önemli ama. Seri üretime geçmiş labaratuvarlardan kaçınmak lazım. Daha vıcık vıcıkken labaratuvarı seçme şansımız yok ya neyse. Farksızlık eğrisinin çıkış merkezi orası çünkü. İvmenin; inmesi veya çıkması senin elinde. Sonradan günü gününe aşılarımızı yaptırırsak, onurumuzla yaşamayı denersek, ivme kontrolümüzde olur, laboratuarın bir önemi kalmaz... Falan labaratuvarda çok klonlananlar, filan labaratuvardaki az klonlananlara savaş açıp yok edebilir. Laboratuarlar arası rekabet çetin oluyor. Direnelim ve kendi kendimize sinmeyelim, aşılarımızı zamanında yaptıralım. Klonlanan bireyler ergenlik çağında bir taş atıp laboratuvarının camını kırabilmeli. Herkesi, eline bir taş alıp klonlandığı laboratuarın camını kırmaya davet ediyorum, militanca. Olduk mu klonlu militan vaiz. Gittikçe batıyorum… Klonlananların kulağı pespembe olur, kulağınızın memesinden öperim))
dkapkıner
29 Nisan 2012 Pazar 17:01
Allahın lütfu...
Bence de Allahın lütfu Cihan bey.Okuyucular arasında kendi bildiği üzerine söz söylenmesine içerleyen çok arkadaş var.Beni sindirdiler inşallah seni sindirmezlerde bu anlatım biçiminizden yorumlarınızla da olsa istifade ederiz.Cihan bey biliyor musunuz yok aslında birbirinizden farkınız.Vaizlerin tarzını kullanıyorsunuz.Olsun ben sevdim.Sakın Şeker Hocanın kodlanmışı olmayasınız?
irfan
28 Nisan 2012 Cumartesi 20:36
tebrik ederim
cihan bey doğru tesbitler yapmış imzamı atarım
C. Aydogan
28 Nisan 2012 Cumartesi 19:01
Son yorum,sıkıldım,ağlayabilirim
Estağfurullah lütuf sahibi olan Allah’tır… Hz. Ömer’in hangi durumlarda ağladığını biliyoruz. Cahiliye döneminde kızını diri diri toprağa gömmüş, Müslüman olduktan sonra hatasını anlamış “gürül gürül” ağlamıştır. Bu lisan-ı haldir. Onun hayatında buna benzer dramlar var. Hz. Ömer doğru bir örnek değil. Hz. Ömer gibi gaddar ve zalim geçmişi olan birinin Müslüman olması İslam tarihinde bir dönüm noktasıdır. Ömer’in Müslüman oluşu ayrı başlık altında mütaala edilir, anlatılır. Peygamber efendimiz de ağlamıştır. Ama iki saat süren bir vaazında müminleri de ağlatarak perişan etmemiştir. Rasulullah’ ın ağlaması da gülmesi gibi ölçülüydü.Çoğu kez gizliydi. Kahkahayla gülmediği gibi, yüksek sesle, aşırı derecede ağlamazdı. Sadece gözünden hafifçe yaşlar boşanırdı. Göğsünden kaynama uğultusuna benzer bir ses işitilirdi. Bazen bir ölüye merhametinden bazen ümmetine şevkatinden ağlardı. Bazen Allah korkusundan, Bazen de Kuran okurken ağlardı. Kur’an-ı Kerim’de öyle dehşet ayetleri vardır ki Allah korkusundan ağlarsınız. Ağlamaya yasak koymuyorum, ağlayanın samimiyetini sorgulamıyorum. Dini tebliğ ederken, aşırı ağlamaklı vaaz tekniğinin sakıncalarından, bu akımın zararlarını anlatmaya çalışıyorum. Bunu meslek haline getirenleri genel bir tabloda anlatmaya çalışıyorum. Konu o kadar geniş ki, Müslümanın psikolojik ve sosyolojik gelişimine, güçlü birey olmasına, her alanda sağlıklı ve helal üretim yapmasına bile engeldir. Onu başka bir gün yazayım. Hoca Efendi ağlama kulvarında yalnız değil, çok vaiz var. Din bilgisini ve ihlasını sorgulamak, yargılamak haddim değil. Faydalandığım çok eseri var. Sadece bir videosunu paylaşıyorum. Dikkatinizi çekerim, Allah aşkına şu videoya bir bakın. Yüzlercesi var. Birini baylaşıyorum. Bu video Peygamberimizin veda hutbesi değil… Ajitasyon mu, samimiyet mi, putlaşmak mı karşılıklı sevgi mi, yoksa şirk mi? Ben karşı olmama rağmen ola ki haksızlık yaptığımı düşünerek yine de sevmek diyorum. Hoca Efendi vaazı bırakıyor, cemaat Hoca Efendiyi bırakmıyor: http://www.youtube.com/watch?v=hJp-t_lsvcU
AZ BÜLEN
28 Nisan 2012 Cumartesi 00:24
SEN ALLAH'IN LÜTFUSUN CİHAN
Bülürsün ki,ŞAHISLAR fani,ALLAH BAKİDİR.En keskin DİL ihlas DİLİDİR.HİZMET COĞRAFYASI KITALAR ötesindeyken ARABESK EDEBİYATINA girmek bence ABES olur.Bazen BİLİM tesirsiz kalır dimağlarda!..Bazen SUSKUNLUK MÜESSİR olur RUHLARDA!..Yani LİSAN-I HAL keskindir LİSAN-I KAL'den!...Bazen bir kaç damla GÖZYAŞI etkindir debisi yüksek NEHİRDEN!..Mal-mülk mamelek hesabını bilemem!..Amma aşikardır zahirdir HİZMET!..TAKDİR-İ İLAHİ KUVVE-İ PAZU ile dönmez/Bir ŞEM-A ki üflemekle sönmez..İhlas dır müessir olan.Hoca efendi de bunu gördüm.Gözyaşlarında İHLASI gördüm.Çünkü karşısında SABA-İ-AFAT yok!..Ami MÜMİNLER var.Hz.ÖMER de çok ağlardı.ARABESK diyemeyiz ki!..Hizmetin sınırlarını aşmak bu İHLASLA alakalıdır diye düşünmeden edemiyorum.Sen gelmezden evvel UKALA yorumcuydum.Ama şimdi USLU bir okuyucu olmak yolunda kararlıyım CİHAN gardaşım.Sen RABBİMİN bir LÜTFUSUN.
C. Aydoğan
27 Nisan 2012 Cuma 15:32
Üç zayıflı Takdirname karnesi
Bir bülen abi, donanımlı demiş ayaklarımı yerden kesmişsin. İki saattir uçuyorum, mola verdim yazmak için. Donanım yok bende abi, yazılım var. Sadece kendimce bir sorgulama biçimim var ve konuşuyorum. Fethullah GÜLEN’i ve hizmet hareketini çeşitli açılardan ele alabiliriz. Yer, zaman ve nezaket bakımından müsait forumda değiliz. O yüzden tek açıdan bakarak düşüncemi söyleyeceğim. “Bir vaaz tekniğinin geldiği nokta” açısından… Hoca Efendinin Süleymaniye vaazlarını dinledim, bazı kitaplarını okudum. Delikanlılık çağımda, İstanbul’da bekar hayatıyla cebelleşirken, şehre tutunma azmindeyken koştuğum ilk yer Mimar Sinan’dı . Süleymaniye idi, o yüzden ön saflarda rastladım ve dinledim… Arabesk üslupla yapılan vaazlara karşıyım. İslamı anlatma biçiminiz önemlidir ve yöntemi bellidir. İslam bir yaşam (hayat nizamı) bilimidir, abartısız ve anlaşılır dille anlatılmalıdır (tartışılabilir). Müslüman dünyayı mahvetmiştir sulu gözlü vaazlar. Minberler şelale, kubbelerde ağıtlar, camiler göl, müminler balık…sel olup afete sebep olur .Biri kalkar avazı çıktığı kadar “Allahu Ekber” diye bağırır, diğeri bayılır,yanındaki titremeye başlar, bir başkası gider şiş sokar yanaklarına, diğeri Hüseyin’imi Kerbela’da şehid ettiniz diyerek zincirle sırtını kanatır, öteki hemen folklor ekibini kurar, zikir halayına geçer: “Şeyhimin melekleri güzeldir felekleri, şeyhimin yolları nura batar. Şeyhimin şem'ine, bu canım pervane”… Ülkede 90 bin camide milyonlarca Müslüman vaaz alırken, tekniğin gazabına uğradığı için beyin vıcıklıdır. O yüzden camiden çıkar çıkmaz ilk işi köküne kadar faize batmak ve imam efendiyi yakaladığında soracağı soruyu avucuna yazmak: “Hocam, sakız orucu bozar mı?” . “Çiğnemez de cebinde gezdirirsen bozulmaz”. Acıklı vaazların taktiği icabı, üç satırlık bir Asr-ı Saadet kıssası dört saat sürer. Vaazın büyük bölümü, kıssada adı geçen sahabeleri mübalağa ederek ve “otomatiğe bağlayarak” geçer: ” O Ebu Bekir ki tüm malını verdi, o Ebu Bekir ki al ya Muhammet hepsi senin olsun dedi, o Ebu Bekir ki malını servetini bir çırpıda bağışladı, O Ebu Bekir ki Mekke’nin Karun’uydu, O Ebu Bekir ki al ya Muhammed dağıt dedi, O Ebu Bekir kiii…” uzar, bitmez… Ebu Bekir tekerlemesinde cemaat hiçbir şey anlamadan çıkar. Ebu Bekir Hz. Ebu Bekir değildir. Başka şeydir artık o. Onu anlamaya gerek yoktur, hatta ondan biraz uzak durmak lazımdır. İsli, puslu bir şeydir, gittikçe flulaşır, yabancılaşır ve kafadan silinip gider... Dünya Müslümanları bu ağlamaklı hallerinden kurtulamadıkları için gün be gün kan ve gözyaşından önünü göremez. Cin gibi göz açık olamaz. İhtilaflar, kışkırtmalar ve Talibani hesaplaşmalar kucağındadır. Bu tip vaazlarda cemaatin vaizi anlamasına gerek yoktur, ağlaması yeterlidir. Ağlaşarak duygu seli oluşur ve sele kapılır. Hocaya bağlanma seli… Hoca “dengbej” dir, hoca sevdalıdır, hocanın dili çok tatlıdır. Ağlamak çok güzel bir duygu, hem nefsi çürütüyor, ne güzel her şey on numara. Hoca cemaati ezer. Mesela atıyorum; tenvir, tekvin, tehvil, tehcir, telvin gibi ağır kelimeleri tek bir cümlede kullanır. Özellikle mi kullanır, cemaatin kahir ekseriyeti vaazdan hiçbir şey anlamasın diye mi bilinmez? Zaten günlük hayatta 100 kelimeyle iletişimdedir camideki çoğunluk. Arabesk vaiz kendinden geçer. Amiyane tabirle vaazıyla sevişir. Konuşurken istem dışı o kadar enteresan hareketler yapar ki, ağır eklem rahatsızlığı var zannedersiniz. Cüppesiyle dalaşır, iki saatlik bir vaazda yüzlerce defa cüppesini toparlar. Normalde böyle bir tiki yoktur, kürsü kaşıntı yapar, tik yapar. Devamlı oturuşunu tazeler, yakasını düzeltir. Bir nevi egospor yapar. Vaiz vaaz vermeye bayılır, çok sever işini. Başka açıdan bakarsak iyi yapar. Bu memlekette herkes işini doğru yaptığı gün muvaffak oluruz… Bir çok Müslüman için doğru vaaz şekli ya da alışılmış vaaz biçimidir ama bana göre yanlış oğlu yanlıştır. Camide cenaze var sanırsınız. Cemaat hüngür hüngür ağlarken hoca haftayı hüzünle kapatır:” “Elâ inne ahsenel kelâmu ve eblağan-nizâm….” İslam coğrafyalarında etkili hatip çoktur ama konser sonrası pop star gibi cami kapılarında izdihama sebep olmazlar. Bütün bu olanlar rol değildir, tekrar ediyorum dini önderlere empoze edilen yanlış bir tekniktir. Arabesk vaizlerden birini takdir etmem gerekiyorsa içlerinden hiç birini seçmem. Kaldı ki benim takdirime ihtiyaçları da yok… Hoca Efendi ile ihvanlık hukukum var. Kardeş kardeşi takdir etmez, dua eder, sever. Varsa hatası yürekten söyler, düzeltmeye çalışır... İşte böyle acıklı bir vaaz günü sonrası, büyük şehirlere okumaya gelen öğrencilerin barınma sorunlarına el atmakla başlamıştır okullaşma meselesi. Sonra planlı bir eğitim kurumlaşmasına dönüşerek paralı olmuşlardır. Ve hareketin geldiği noktada ip, Hoca Efendinin elinden kaçmıştır. Aşağıda söz konusu ettiğim ve Tayyip Beyi şaşırtan o yalaka turşuları var ya, o sübaplar Hoca Efendiyi de şaşırtıyor ve yönlendiriyorlar. Onu vitrine koyup kasada fiş kesiyorlar. Cemaatin edindiği mülkler şahıslara tapuludur. Ortada bir vakıf yoktur. Şirketler ve hisseli ortaklar vardır. Holding gibi yönetilir. Cemaati tanıyanlar takip edenlere sorarım: Hoca Efendisiz cemaat bütün mü, dayanabilir mi? Allah gecinden versin, bu gün Hoca Efendi vefat ederse Nurettin VEREN Beyin çeşitli türevleri cemaatin ipini satılığa çıkarmayacaklar mı ve birbirlerini perişan etmeyecekler mi? O gün yaşarsak göreceğiz, büyük kavgalar çıkacak ve en nihayetinde bölünecek. Müslüman, hesabını veremeyeceği büyük mallar edinebilir mi? İslam mal-para baronluğuna hangi kıstaslarla çelme atmıştır? Hizmet hareketinin ekonomisi milyar dolarlarla ifade edildiği bu kulüpte Hoca Efendinin şahsına ait bir tapusu yoktur. Bak hoca tertemiz duruyor gibi. Ama biri çıkar da derse “İsviçre ve Katar bankalarında milyar dolarları var”. İtibar edelim mi? Samimi olan cemaat bireyleri inanmaz, parayla işi olmayan hiç kimse inanmaz. Cemaati Ticaret Odası yapıp, paraya para demeyen kütük enseliler, bir koyup yüz alanlar, varsa böyle hesapları iyi bilirler. Samimi cemaat üyesi nereden bilsin… Bu harekette iki sıfata saygım var. Birincisi Hoca Efendi ikincisi gönüllü ve samimi öğretmenler. Tanzanya’nın ilk ve tek Türk gurbetçisi, kalkıp Türkçeyi Afrika’da okutulan dersler arasına koyabiliyorsa başarıdır. Zenci çocuklara horon teptirmek, Eskimolu çocuklara “oy yaylalar yaylalar türküsünü söyletmek” mazide bıraktığımız hasretler. Türkçe olimpiyatları, gövde gösterisi, vitrin gibi görülebilir. ABD ve emperyalizmin uşakları (!) eliyle de olsa dünyanın bir çok yerine Türkçenin ayak basmasını faydalı bulurum. Ama ben subjektifim abi? Cemaat, Türkçe olimpiyatları ile, işadamları ile, medyası ile dünyaya entegre olurken, ülkesindeki “ötekilerle” bir hesaba düşmemeli,iç entegrasyonunu rafa kaldırmamalıdır. Bütün bu icrai faaliyetlere imza atan hizmet erbabının, ne oldum delisi gibi havalara girmesinin, aşırı büyümesinin veya büyük gösterilmesinin altında yatan gerçeklere hiç girmeyeyim. Beni Hoca Efendi değil cemaatteki haris adamlar düşündürüyor… Allah muhafaza ülke sıcak çatışma ortamına sürüklenir mi, bunları düşünmek lazım! Cemaatin, devlet-siyaset-ordu kulvarında ne işi var arkadaş? Hizmetin hikmeti bu mu? Kim sürüklüyor sizi oraya? Ordunun hocayla ne işi var, siyasetin cemaatle ne işi var? Nedir bu kuşatma hevesi? Aynı açmazın soruları farklı tartışma konuları. Yanık sorular, 80 yıllık Cumhuriyetin günah hikayesi. Demokrasi ve çok partili hayatın, yalama olmuş hikayesi… Arabesk vaaz tekniğinin ve jiletle gelen hesaplaşmanın sofrasındaki çikolatalı pastanın dili olsa da konuşsa! Pasta ile bitireyim.
Ali Karaalioğlu
27 Nisan 2012 Cuma 14:33
TÜRKÇE'YE TEDBİR GEREK
Türkçe'yi koruyacaksak mecburiyet şart! Gönüllülükle olmaz. Avukatlık yapanlar, biraz da Türkçe'nin avukatı olsunlar. Yazarın üzerinde durduğu konuyu tartışacağımıza kendi dünyamızda geziyoruz vesselam...
Bir bülen
27 Nisan 2012 Cuma 00:43
Ah şu ECEVİT !...
TEŞEKKÜR sözcüğü bile ARAPÇA iken,hangi TÜRKÇEYİ savunuyorsunuz?...Arapça,Farsça VE TÜRKÇE kaynaşmış KÜLL olmuşken,nasıl bir TÜRKÇE bekliyorsunuz?..Mesela İSTİKLAL MARŞI yerine,ULUSAL DÜTTÜRÜ gibi!..Bu da OLANAKSIZ değil mi?..F.GÜLEN'i anlamak AVUKATLIK ise EYVALLAH!...O zaman TÜRKÇE OLİMPİYATLARINDA buluşalım.Olmaz mı?..
Bir bülen
27 Nisan 2012 Cuma 00:36
Ah şu ECEVİT!...
Ne kendisni,ne de FELSEFESİNİ sevmem.Ne OLANAĞINI nede OLASILIĞINI beğenmem!..
bir danisan
26 Nisan 2012 Perşembe 19:28
f.guleni takdir
cihanbeyi duyunca geldim. burayi da dagitmisin. hocam sen ne diyorsun bu konuda?f.guleni takdir edelimmi?
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2004 Malatya Güncel | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : www.malatyaGüncel.com İhlas haber Ajansı | Haber Yazılımı: CM Bilişim