ABD'de göç politikaları, sınır güvenliği ve göçmen kabulünün ötesine geçerek ülkenin kimlere ait olduğu tartışmasını da beraberinde getiriyor. The Atlantic dergisinde Adam Serwer imzasıyla yayımlanan analiz, Cumhuriyetçi çevrelerde giderek öne çıkan söyle
ABD'de göç politikaları, sınır güvenliği ve göçmen kabulünün ötesine geçerek ülkenin kimlere ait olduğu tartışmasını da beraberinde getiriyor. The Atlantic dergisinde Adam Serwer imzasıyla yayımlanan analiz, Cumhuriyetçi çevrelerde giderek öne çıkan söylemin, Amerikan kimliğini beyaz ten ve Hristiyanlık üzerinden tanımlayan dışlayıcı bir anlayışa dayandığını ortaya koyuyor.
Analizde, geçmişte dünyanın farklı bölgelerinden gelen göçmenlere sığınak olma iddiasını öne çıkaran Cumhuriyetçi Parti'nin, günümüzde göçmenleri giderek daha fazla sorun olarak gördüğü belirtiliyor. Özellikle beyaz olmayan göçmenlerin, mesleki becerileri, ekonomik katkıları ve topluma uyumları ne olursa olsun şüpheyle karşılandığına dikkat çekiliyor.
Bu yaklaşım, göçmenleri yalnızca sınır dışı edilmesi gereken kişiler olarak değil, ırkları ve inançları nedeniyle toplumun dışında tutulması gereken insanlar olarak gören bir anlayışı güçlendiriyor.
Irkçılık ve dini ayrımcılık göç politikalarına yansıyor
Analizde, ABD İç Güvenlik Bakanlığının göç ve vatandaşlığa kabuldeki düşüşü öne çıkaran açıklamalarına ve Fox News kanalında Müslüman çoğunluklu ülkelerden gelen göçmen sayısının azalmasının olumlu bir gelişme gibi sunulmasına dikkat çekiliyor.
Cumhuriyetçi çevrelerde giderek yaygınlaşan bu anlayışın, kabul edilebilir göçmeni beyaz ve Hristiyan olarak tanımladığı belirtiliyor.
Böylece göçmenlerin topluma katkıları ve bireysel nitelikleri yerine ten renkleri ve dini kimlikleri belirleyici ölçüt haline geliyor.
Başarılı göçmenler de dışlanıyor
Yazıda, ekonomik durgunluk ve nüfus kaybı yaşayan bazı ABD bölgelerinin göçmenlerin emeğine ihtiyaç duyduğu belirtiliyor. Ohio eyaletindeki bazı yerleşimlerde Haitili göçmenlerin yerel ekonomiye katkı sağladığı aktarılırken, Trump yönetiminin Haitililere tanınan geçici koruma statüsünü kaldırdığı ve bazı göçmenler için elektronik izleme uygulamalarını devreye soktuğu ifade ediliyor.
Analizde ayrıca Trump yönetiminin mülteci kabulünde Güney Afrika'daki beyaz Afrikalılara ağırlık verdiği, diğer ülkelerden gelen mülteci başvurularının ise büyük ölçüde askıya alındığı belirtiliyor.
Yazar, bu politikaların göçmenlere yönelik çelişkili bir yaklaşımı ortaya koyduğunu savunuyor. Yoksul göçmenler kamu kaynaklarına yük olmakla suçlanırken, başarılı ve çalışan göçmenler de Amerikalıların işlerini ellerinden almakla itham ediliyor.
Asyalı öğrenciler üzerinden dışlayıcı söylem
Analizde, Teksas'ta demiryolu komisyonu üyeliğine aday olan Cumhuriyetçi Bo French'in, Texas Üniversitesi futbol takımının başarısını kutlayan Asyalı öğrencilerin fotoğrafını eleştirdiği ve yabancıların Amerikalıları geri plana ittiğini öne sürdüğü aktarılıyor.
Oysa eyalet yasaları, üniversite öğrencilerinin yüzde 90'ının Teksas'tan gelmesini şart koşuyor. French'in fotoğraftaki öğrencilerin vatandaşlık durumlarını bilmediği belirtilirken, analizde öğrencilerin dış görünüşleri nedeniyle yabancı olarak değerlendirildiği yorumuna yer veriliyor.
Yazıda, İngilizce öğrenen, çalışan, eğitim alan ve toplumsal yaşama katılan göçmenlerin dahi dışlayıcı söylemin hedefi olabildiği vurgulanıyor. Bu durum, topluma uyumun göçmenleri kabul etmek için yeterli görülmediğini ortaya koyuyor.
Irkçı söylem Cumhuriyetçi çevrelerde yayılıyor
Analizde, Teksas'taki bazı üst düzey Cumhuriyetçi isimlerin French'in açıklamalarını açık biçimde kınamamasına da dikkat çekiliyor. Vali Greg Abbott ve Vali Yardımcısı Dan Patrick'in tepkisizliği ele alınırken, eski senatör John Cornyn'in söz konusu açıklamaları parti açısından utandırıcı bulduğu aktarılıyor.
Cumhuriyetçi Parti içindeki aşırı uçların etkisinin arttığına ilişkin değerlendirmelere yer verilen yazıda, ırk ve din üzerinden aidiyet belirleyen söylemin artık yalnızca marjinal çevrelerle sınırlı olmadığı savunuluyor.
Analizin temel uyarısı, Amerikan kimliğinin beyazlık ve Hristiyanlıkla özdeşleştirilmesinin eşit vatandaşlık ilkesini aşındırdığı yönünde. Göçmenleri inançları ve kökenleri üzerinden sınıflandıran bu anlayış, ayrımcılığı beslerken farklı toplulukların toplumsal yaşama eşit katılımını da tartışmalı hale getiriyor. (İLKHA)