HÜDA PAR Sözcüsü Ramanlı: Başörtüsü bir moda aksesuarı değil, İslam'ın şiarlarındandır

HÜDA PAR Sözcüsü ve Batman Milletvekili Serkan Ramanlı, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Ekonomide orta vadeli program hedeflerinin revize edilmesini eleştiren Ramanlı, yüksek konut ki

HÜDA PAR Sözcüsü ve Batman Milletvekili Serkan Ramanlı, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu.

Ekonomide orta vadeli program hedeflerinin revize edilmesini eleştiren Ramanlı, yüksek konut kiralarına yönelik yeni modellerin hayata geçirilmesi gerektiğini savundu.

Çetecilikle mücadelenin yalnızca güvenlik tedbirleriyle sınırlı kalmaması gerektiğini ifade eden Ramanlı, tesettürün 'bir moda aksesuarı değil, İslam'ın şiarlarından biri' olduğunu söyledi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın İran'a yönelik kararını da eleştirdi.

"Artık hedefleri değil, ekonomik düzeni değiştirmeliyiz"

Ramanlı, "Ekonomide programlar değişiyor, hedefler revize ediliyor, tarihler ileriye öteleniyor. Fakat vatandaşın alım gücünde ve mutfak hesabında maalesef bir iyileşme görülmüyor. 2023’te açıklanan orta vadeli programda 2026 yılı enflasyon hedefi yüzde 8,5 olarak belirlenmişti. Bugün ise 2026 için öngörülen oran yüzde 28,4. yani üç yıl önce '2026’da tek haneli enflasyon' denirken bugün aynı hedef 2029’a bırakılıyor ve yüzde 9 olarak belirleniyor. Büyüme hedefinde de benzer bir tablo var. 2023’te 2026 için yüzde 5 büyüme hedeflenirken bugün bu oran yüzde 3,3’e çekiliyor. Yüzde 5’lik büyüme hedefi de 2029’a öteleniyor." dedi.

"Vatandaş açısından mesele, hedeflerin kâğıt üzerinde tutturulması değil, geçimin gerçekten kolaylaşıp kolaylaşmadığıdır." diyen Ramanlı, "Kaldı ki açıklanan hedeflerin önemli bir bölümü kâğıt üzerinde dahi tutturulamamıştır. Hedeflerdeki bu sapmaların vatandaşın hayatındaki karşılığı ise hayat pahalılığı ve gelir kaybıdır. Ağustos ayında açlık sınırı 37 bin 388 liraya, yoksulluk sınırı 121 bin 786 liraya ulaştı. Buna karşılık kamu kaynaklarının nereye yöneldiğine baktığımızda Hazine’nin 1,915 trilyon lira faiz ödediğini, buna karşılık nakit açığının 1,40 trilyon lirada kaldığını görüyoruz. Enflasyon hedefi orta vadeli programlarında 13 kez revize edildi ve maalesef kalıcı bir çözüm bulunamadı. Sorun artık yalnızca hedeflerin tutturulamaması değil, bu hedeflerin neden sürekli revize edilmek zorunda kaldığı ve vatandaşın neden bu yükü taşımaya devam ettiğidir. Artık hedefleri değil, ekonomik düzeni değiştirmeliyiz. Faize dayalı anlayış terk edilmeli; üretim, istihdam ve adil paylaşım esas alınarak 'Faizsiz Türkiye Süreci' başlatılmalıdır." ifadelerine yer verdi.

"Daha fazla konut üretilmesi zorunludur"

Yüksek konut kiralarına da değinen Ramanlı, şunları aktardı:

"Yüksek konut kiraları artık milyonlarca vatandaşımız için yalnızca bir barınma meselesi değil, doğrudan bir geçim meselesidir. Özellikle geliri sabit olan emeklilerimiz, asgari ücretlilerimiz ve dar gelirli vatandaşlarımız kazançlarının çok büyük bir bölümünü kiraya ayırmak zorunda kalmaktadır. Emeklinin, asgari ücretlinin başını sokacağı bir evin kirasını dahi karşılamakta zorlandığı bu tabloda, refahtan ve insanca bir hayattan söz etmek mümkün değildir. Bu nedenle yüksek kiraların düşürülmesine yönelik yeni ve etkili modellerin acilen hayata geçirilmesi gerekmektedir. Partimizin daha önce bir çözüm yolu olarak kamuoyuyla paylaştığı TOKİ’nin Kiralık Sosyal Konut Projesi, bu açıdan önemli bir başlangıç niteliğindedir. Ancak üretilecek konut sayısının sınırlı kalması hâlinde, bu adımın kronikleşen barınma krizini tek başına çözmeye yetmeyeceği de açık bir gerçektir.

Kalıcı çözüm, yalnızca kira artışlarını sınırlamakla da mümkün değildir. Daha fazla konut üretilmesi, uygun maliyetli konut üretiminin desteklenmesi ve başta inşaat maliyetleri olmak üzere üretim maliyetlerinin düşürülmesi zorunludur. Bugün yüksek faizlerin konut ve inşaat sektöründeki hareketliliği ciddi biçimde daralttığı da bir gerçektir. Yeni konut üretiminin yavaşlaması, yarının kira krizini daha da büyütecektir. Vatandaşımızın barınma hakkını tam anlamıyla güvence altına alan, konut üretimini ve konut arzını sürdürülebilir şekilde artıran bütüncül bir politikaya artık her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır."

"Çetecilik yalnızca bir asayiş sorunu değil, aynı zamanda sosyoekonomik ve sosyokültürel bir sorundur"

Çete ve mafyalarla ilgili konuşan Ramanlı, "Türkiye, geçmişte çeteleşmenin, mafyatik yapıların ve suç örgütleri arasındaki alan kapma mücadelelerinin topluma ne kadar ağır bedeller ödettiğini tecrübe etmiştir. Bu yapılar yalnızca asayişi bozmakla kalmamış, şiddeti sıradanlaştırarak hukuka ve kamu düzenine duyulan güveni zedelemiştir. Güç kullanmanın, tehdidin, kolay yoldan para kazanmanın, gayrimeşru ve yasa dışı yollarla nüfuz elde etmenin özendirici hâle gelmesi, toplumsal değerlerde de ciddi tahribata yol açmıştır. Bugün yeni nesil çetecilik, geçmişte yaşanan sorunların sosyal medya ve dijital iletişim kanalları üzerinden farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkması riskini taşımaktadır. Yasa dışı bahis, dolandırıcılık ve uyuşturucu ağları çocuklara ve gençlere daha kolay ulaşabilmektedir. Okulda ya da mahallede başlayan baskı, dışlama, tehdit ve güç gösterisi zamanla gruplaşmaya, şiddetin normalleşmesine ve çete kültürüne dönüşebilmektedir. Bu noktada sorumluluğu yalnızca çocuklara ve gençlere yüklemek doğru değildir. Devletin görevi ve sorumluluğu, suç işlendikten sonra operasyon yapmakla sınırlı değildir. Devlet, çocukları ve gençleri suç örgütlerinin etkisinden korumak için suç oluşmadan önce gerekli önlemleri almakla da yükümlüdür. Bunun için okullarda ve mahallelerde erken müdahale mekanizmaları kurulmalı, dijital ortamlar etkin biçimde takip edilmeli ve gençlerin suç örgütleri tarafından güç, statü ve kazanç vaatleriyle kandırılmasının önüne geçilmelidir." şeklinde belirtti.

Ramanlı, "Çetecilik yalnızca bir asayiş sorunu değil, aynı zamanda sosyoekonomik ve sosyokültürel bir sorundur. Geleceğe dair umudu azalan, emeğiyle hayatını değiştirebileceğine inanmayan gençler; kolay para, güç ve statü vaatlerine daha açık hale gelmektedir. Ailede, okulda ve toplumda merhamet, vicdan, adalet, sorumluluk ve başkasının hakkına saygı gibi değerlerin yeterince aktarılmaması da şiddetin ve haksız kazancın normalleşmesine zemin hazırlamaktadır. Bu nedenle çetecilikle mücadele sadece polisiye tedbirlerle değil; ekonomik şartların iyileştirilmesi, gençlere gelecek umudu verilmesi ve ahlak, din ile değerler eğitiminin güçlendirilmesiyle mümkündür. Türkiye, geçmişte çeteciliğin topluma ödettiği ağır bedellerin yeni kuşaklara yeniden yaşatılmasına izin vermemelidir." ifadelerine yer verdi.

"Başörtüsü bir moda aksesuarı değil"

Tesettürün podyum malzemesi olmadığını ve dinî değerlerin alay konusu yapılamayacağını belirten Ramanlı, "Başörtüsü bir moda aksesuarı değil, Müslüman kadının İslami kimliğinin göstergesi ve İslam’ın şiarlarındandır. 28 Şubat’ın başörtüsüne yönelik baskılarını geride bırakırken şimdi de tesettür düşmanlığının bir başka versiyonu olan tesettürü yozlaştırma ve içini boşaltma girişimleri ile karşı karşıya bulunmaktayız. İstanbul Galataport’ta bir firma tarafından gerçekleştirilen defilede, Allah’ın emri olan tesettür, bir gösteri ve moda malzemesine dönüştürülmüş; Yüce Allah’ın kadınlar için baş tacı olan ayeti, kutsallığına yakışmayacak bir şekilde sergilenmiştir. Dinî değerlerimizi bu şekilde alaya almak ve aşağılamak karşılıksız kalmamalı; kutsallarımızı hedef alan, yozlaştıran ve aşağılayan uygulamalara etkin hukuki tedbirler alınmalıdır." dedi.

"Uluslararası sistemdeki çifte standardın tescilidir"

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın kararına tepki gösteren Ramanlı, "Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (IAEA) İran’ı 'yükümlülüklere uymamakla' suçlayıp BM Güvenlik Konseyi’ne sevk etmesi, uluslararası sistemdeki çifte standardın tescilidir. IAEA’nın ürettiği nükleer yalanların, uluslararası kamuoyunu ikna ederek askeri saldırıları meşrulaştırmaya ve küresel koalisyonlar oluşturmaya hizmet ettiği ortadadır.  Müzakere süreci devam ederken 28 Şubat'ta ABD ve siyonist işgal rejimi tarafından İran'a yönelik başlatılan saldırılardan önce de benzer taraflı tutumların sergilendiği unutulmamalıdır. Tam 47 yıldır sürdürülen 'İran nükleer silaha 2 hafta kaldı' söylemleri, geçmişte Irak’ta uydurulan 'cehennem silahları' yalanı gibi tüm dünyayı felakete sürüklemektedir." şeklinde belirtti.

Son olarak Ramanlı, "IAEA; 2015 Nükleer Anlaşması’yla şeffaflığını tescilleyen ve savaştan önce de ajansla iş birliğini sürdürerek tesislerini denetime açık tutan bir ülkeyi hedef almak yerine, anlaşmayı tek taraflı yıkan ABD’nin kurgucusu olmayı derhal bırakmalıdır. Ajans gerçek görevini yerine getirmek istiyorsa; ABD’nin çeşitli türdeki bombalarıyla dünyaya getirdiği yıkıma, siyonist rejimin Gazze ve Lübnan’da sivil halkın tepesine yağdırdığı tonlarca bombanın türüne ve saklanan nükleer tesislerine odaklanmalıdır. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması'na (NPT) imza atmayan, nükleer cephaneliğini gizleyen siyonist terör rejiminin nükleer tesislerine bugüne kadar tek bir IAEA müfettişi girebilmiş midir? IAEA’nın sergilediği bu tehlikeli ve taraflı tutum, yarın bağımsız ülkelerin barışçıl nükleer çalışma haklarını gasp edip onları hedef almak için gerekçe olarak kullanılabilecek ahlaktan yoksun bir ikiyüzlülüktür." diye konuştu. (İLKHA)