WOLAS Üyesi Güneş, Filistin'in uluslararası alanda yürütülen hukuk mücadelesini anlattı

Gazze'de devam eden soykırım başta olmak üzere Filistin'de yaşanan işgal, hak ihlallerine dair Uluslararası alanda devam eden hukuk mücadelesine ilişkin İLKHA muhabirine konuşan Güneş, Birleşmiş Milletlerin ABD başta olmak üzere veto hakkına sahip olan 5

Gazze'de devam eden soykırım başta olmak üzere Filistin'de yaşanan işgal, hak ihlallerine dair Uluslararası alanda devam eden hukuk mücadelesine ilişkin İLKHA muhabirine konuşan Güneş, Birleşmiş Milletlerin ABD başta olmak üzere veto hakkına sahip olan 5 daimi üyenin çıkarlarını koruyarak bağımsızlığını ve işlevini kaybettiğini söyledi.

Filistin'de yaşananlar uluslararası hukuka aykırı

Gazze ve Batı Şeria'daki gelişmeleri üç temel başlık üzerinden değerlendiren Güneş, "Meselenin hukuki omurgasını her şeyden önce yabancı işgal rejimi oluşturmaktadır. 1907 Lahey ve 1949 Dördüncü Cenevre Sözleşmeleri uyarınca Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs hukuken tek bir bütün halinde işgal altındaki topraklar statüsündedir. Uluslararası Adalet Divanı'nın 2004 tarihli Ayrım Duvarı Görüşü ve Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin 2021 tarihli yetki kararı da bu alanların işgal altında olduğunu tartışmasız biçimde teyit etmiştir. İşgal hukukunun en temel kuralı ise işgalci gücün bu topraklara yerleşimci taşımasını, mülkleri kamulaştırmasını ve yerli nüfusu zorla yerinden etmesini kesin bir dille yasaklamasıdır. İkinci boyut, bu işgale karşı Filistin halkının sahip olduğu kendi kaderini tayin hakkıdır. Bu hak, uluslararası hukukun en üst normu olan ve hiçbir istisnaya izin vermeyen emredici bir kural niteliğindedir. Tüm devletlerin riayet etmek ve saygı göstermek zorunda olduğu bu ilke doğrultusunda, yabancı işgale ve ırkçı rejimlere karşı yürütülen halk direnişi meşru kabul edilmekte ve bu mücadele doğrudan bir uluslararası silahlı çatışma olarak nitelendirilmektedir.

Üçüncü ve sahada en net şekilde karşımıza çıkan boyut ise uluslararası ceza hukuku ve soykırım yasağıdır. Silahlı çatışmanın varlığı hiçbir tarafa sınırsız bir şiddet serbestisi tanımaz. Askeri gereklilik, orantılılık ve sivillerle askeri hedefler arasında ayrım gözetme ilkelerine uyulması zorunludur. Sivillerin, sığınakların ve hastanelerin kasten hedef alınması ya da temel insani yardımların engellenerek açlığın bir savaş aracına dönüştürülmesi, Roma Statüsü uyarınca açıkça savaş suçu ve insanlığa karşı suçtur. Tüm bu eylemlerin Gazze'deki halkı bir grup olarak kısmen veya tamamen yok etme kastıyla ve yaşam koşullarını bilinçli olarak çökertme suretiyle icra edilmesi ise süreci '1948 Soykırım Sözleşmesi' kapsamında doğrudan soykırım suçu kapsamına taşımaktadır." dedi.

Uluslararası hukuk nasıl işliyor?

Uluslararası yargı organlarındaki süreçler, sahadaki ağır askeri güç dengesizliğine karşı hukuki meşruiyeti koruma altına alan ve işgalcilerin dokunulmazlık zırhını delen bir mekanizma olduğunu söyleyen Güneş, "Burada iki ayrı yargı yolu eşzamanlı olarak işlemektedir. İlki devletlerin sorumlu olduğu ve yargılandığı Uluslararası Adalet Divanı'dır. Güney Afrika'nın 1948 Soykırım Sözleşmesi'nin 9. maddesine dayanarak açtığı davada Divan, 26 Ocak 2024 tarihli kararıyla Gazze'eki soykırım tehlikesinin mevcudiyetini hukuken kabul etmiş ve acil ihtiyati tedbirlere hükmetmiştir. Bu karar, meselenin sadece siyasi bir ihtilaf değil, devlet düzeyinde uluslararası haksız fiil sorumluluğu doğuran hukuki bir vaka olduğunu tescillemiştir. Ayrıca çeşitli insani yardım malzemelerinin sivil inisiyatifler aracılığıyla ulaştırılmasının meşru zemine oturmasının sebeplerinden biri de bu tedbir kararlarıdır. Bir diğer uluslararası yargı organı Uluslararası Ceza Mahkemesi'dir. UAD devletleri yargılarken, UCM bu suçları fiilen planlayan, emreden ve uygulayan siyasi liderler ile askeri komutanları şahsen yargılar. Bu yargı süreçleri, israilin işgalci bir güç olarak meşru müdafaa sınırlarını aşan eylemlerini 'kendini savunma hakkı' adı altında meşrulaştırmasını engeller. Yargı kararları ve çıkarılan tutuklama emirleri diplomatik tecrit yaratır. Üçüncü devletlerin israile sağladığı silah, lojistik ve mali desteğin 'uluslararası haksız fiile iştirak' ve 'suç ortaklığı' kapsamına girmesine yol açarak bu destekleri hukuken sınırlandırır." diye konuştu.

"Uluslararası kurumların siyasi baskılar veya diplomatik engellerle tıkandığı durumlarda evrensel yargı yetkisi devreye girmeli"

Savaş suçları ve insanlığa karşı suçlarda hesap verebilirliğin sağlanması için birbirini tamamlayan mekanizmaların eş zamanlı işletilmesi gerektiğini aktaran Güneş, "Bu sürecin ilk ve en hayati adımı sahadaki delillerin tespitidir. Adli tıp ve DNA raporlarından uydu görüntülerine, açık kaynak istihbaratından tanık beyanlarına kadar her türlü verinin uluslararası ceza muhakemesi standartlarına uygun şekilde belgelenmesi ve delil zincirinin bozulmadan muhafaza edilmesi şarttır. Zira sağlam bir delil temeli olmadan hiçbir uluslararası yargılama neticeye ulaşamaz. Bu kapsamda, Gazze genelinde uygulanan sistematik aç bırakma, sivil hedeflerin vurulması ve yardım filolarına açık denizde yapılan müdahalelere dair kriminolojik veriler, adli tıp raporları ve fail tespitleri Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcılığı'na resmi bildirimlerle sunulmuştur. İkinci aşama, kurumsal yargı kararlarının tavizsiz biçimde infaz edilmesidir. Nitekim Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcılığı'nın yürüttüğü soruşturmalar kapsamında çıkarılan tutuklama kararları, Roma Statüsü'ne taraf 120'en fazla devlete açık bir yükümlülük yüklemektedir. Bu devletlerin, yetki alanlarına giren şüphelileri siyasi saiklerle korumaksızın yakalayıp mahkemeye teslim etmesi hukuki bir zorunluluktur.

Son olarak; uluslararası kurumların siyasi baskılar veya diplomatik engellerle tıkandığı durumlarda evrensel yargı yetkisi devreye girmelidir. Bu ilkeyi mevzuatında tanıyan üçüncü ülkelerin ulusal mahkemeleri, failin veya mağdurun kendi vatandaşı olup olmadığına ya da suçun nerede işlendiğine bakılmaksızın doğrudan yakalama kararı çıkartabilir ve yargılama yapabilir. Nitekim Türkiye'de işletilen yargı süreci, evrensel yargı yetkisinin ve ulusal hesap verebilirlik mücadelesinin en somut örneğidir. Uluslararası sularda Gazze filolarına yapılan askeri saldırı ve kötü muameleler üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nca resen soruşturma başlatılmış ve İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde kamu davası açılmıştır. Aralarında Binyamin Netanyahu, kabine üyeleri ve askeri komuta kademesinin yer aldığı 35 sanık hakkında yakalama ve 'Kırmızı Bülten' kararları verilirken dosyaya TCK 76 uyarınca soykırım ve TCK 77 uyarınca insanlığa karşı suç maddeleri de dahil edilmiştir. Dolayısıyla sahadan toplanan delillerin UCM'ye taşınması, mahkemenin tutuklama kararlarının uluslararası düzeyde takibi ve Türkiye örneğinde olduğu gibi ulusal mahkemelerin evrensel yargı yetkisini kullanarak faillerin peşine düşmesi bir arada yürütüldüğünde cezasızlık önlenebilir ve gerçek anlamda hesap verebilirlik tesis edilebilir." şeklinde konuştu.

"Uluslararası hukuk kuralları hukuki olsa da kararların icrası siyasidir"

Uluslararası hukukun doğası gereği, kesin ve mutlak bir hukuk değil, mümkün bir hukuk olduğunu belirten Güneş, "Ulusal sistemlerde hukuku zorla uygulatan bir kolluk ve merkezi yürütme gücü mevcut olmasına rağmen uluslararası sistemde devletlerin üzerinde hiyerarşik bir dünya hükümeti veya yaptırım uygulayıcı bir üst otorite bulunmamaktadır. Bütün devletler hukuken egemen ve eşittir. Ayrıca uluslararası hukuk kuralları hukuki olsa da kararların icrası siyasidir. Siyasi çıkarlar nedeniyle Ukrayna krizinde hızla oluşturulan uluslararası yaptırım iradesi, söz konusu Filistin ve İsrail olduğunda işletilmemektedir. Siyaset, hukuki kararları uygulamada çifte standart sergilese dahi uluslararası hukukun bilimsel meşruiyeti, haksız tarafın meşru müdafaa kisvesi altında haklılığı gasp etmesine engel olur ve suçun üzerini örtmesini engeller." dedi.

"BM, veto hakkı olan 5 daimi üyenin çıkarlarını koruyor"

Uluslararası hukukun bazı durumlarda yaptırım uygulayamamasının mevcut kurumsal tasarımındaki yapısal engelden kaynaklandığını vurgulayan Güneş, "Birleşmiş Milletler şartı uyarınca dünyada bağlayıcı yaptırım, ambargo ve kuvvet kullanma kararı alabilecek tek organ Güvenlik Konseyi'dir. Ancak 5 daimi üyenin sahip olduğu veto hakkı nedeniyle, başta ABD olmak üzere daimi üyelerin çıkarlarına veya korudukları müttefiklerine aykırı düşen her türlü zorlayıcı karar tasarısı veto edilerek konsey kilitlenmektedir. Veto hakkının kendisi de bir BM kuralı olduğu için sistem, kendi kendisini felç etme aracını en baştan kurucularının eline vermiştir. Ayrıca uluslararası mahkemelerin kararlarını doğrudan yerine getirecek bağımsız bir kolluk veya infaz gücü bulunmamaktadır. UAD kararlarının uygulanmaması halinde gidilecek yer BM Şartı m. 94/2 gereği yine Güvenlik Konseyi'dir. Konsey'e de daimi üyelerin veto yetkisi işletilebildiği için yargı kararlarının infazı sağlanamamaktadır." diye konuştu.

"UCM'nin başlattığı soruşturmalar ve tutuklama emirleri, üçüncü ülkelerin ulusal mahkemeleri ve evrensel yargı başvurularıyla desteklenmeli"

Filistin halkının adalet arayışında kullanabileceği hukuki mekanizmalara da değine Güneş, son olarak şu ifadeleri kullandı:

"Güvenlik Konseyi vetoyla kilitlendiğinde uluslararası hukuk seçenekleri tükenmiş sayılmaz. BMGK onayına tabi olmayan güçlü mekanizmalar mevcuttur. Bu aşamada en önemli düzenleme devletlerin sorumluluğuna ilişkindir. BM Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun hazırladığı ve teamül hukukunu yansıtan Devletin Sorumluluğu Metnine (A/RES/56/83) göre kuvvet kullanma yasağı ve soykırım gibi emredici kuralların ağır ihlali halinde, doğrudan mağdur olmayan üçüncü devletler de sorumlu devletin uluslararası sorumluluğunu ileri sürebilir. Bu çerçevede devletler, BMGK iznine ihtiyaç duymadan İsrail’e karşı diplomatik ilişkileri askıya alma, hava sahasını ve limanları kapatma, ticari ve ekonomik kısıtlamalar uygulama gibi tek taraflı veya ortak karşı önlemler alabilirler.

Yine Devletin Sorumluluğunu düzenleyen A/RES/56/83 metninin 41. maddesi uyarınca bütün devletler, yasa dışı işgal ve ilhaktan doğan durumu meşru kabul etmemek ve bu durumun sürdürülmesine hiçbir şekilde yardım veya kolaylık sağlamamakla yükümlüdür. Bu kural temel alınarak üçüncü ülkelerin yerel mahkemelerinde, kendi hükümetlerinin israile yaptığı silah ve askeri mühimmat sevkiyatı lisanslarının iptali için davalar açılabilmektedir. Bununla birlikte UAD nezdindeki soykırım davası ile UCM savcılığının başlattığı soruşturmalar ve tutuklama emirleri, üçüncü ülkelerin ulusal mahkemelerindeki evrensel yargı başvurularıyla desteklenmeli, faillerin hareket alanı uluslararası hukuk mekanizmalarıyla eşzamanlı olarak daraltılmalıdır. Nitekim İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 102 mağdurun katılımıyla görülen dava, toplanan adli tıp raporları ve mağdur ifadeleri ile diğer delillerin doğrudan UCM Savcılığı'na bildirilmesiyle ulusal ve uluslararası mekanizmaların birlikte işletildiği çok taraflı bir mücadele zeminine dönüşmüştür. Uluslararası hukuk araçlarının tamamı bu şekilde birbirini besleyecek şekilde harekete geçirildiğinde işgalci güç üzerinde gerçek bir yaptırım ve meşruiyet baskısı kurulabilecektir." (İLKHA)